İçeriğe geç

Veni Vidi Visi – İsviçre – 2

Merhaba Arkadaşlar,

Bu yazımda İsviçre’deki turumun ikinci bölümünü anlatacağım. Lauterbrunnen ve Grindelwald’ı gezdikten sonra Bern’e geri döndüm. Saat 4 civarıydı ve otobüsümün kalkmasına yaklaşık olarak 12 saat vardı. Sizlere bunca zamanı nasıl öldürdüğümü anlatacağım. Ve emin olun pek de kolay olmadı 🙂

Bern’e geldikten sonra şehri gezmeye koyuldum. Karnımın da ufak ufak acıkmasıyla beraber bir alışveriş merkezinden kendime su, peynir, ekmek alıp karnımı doyurdum. – ve birazını da stokladım – Omuzlarım çantadan dolayı ağrımaya başlıyor ayaklarım da bana uyarı mesajları gönderiyordu. Tüm bu ahval ve şerait içinde şehir merkezinde gezmeye devam ettim. Kitapçıları gezdim hatta orda bilgisayar okuyan bir öğrenci ile tanıştım ve onunla konuştuk. Daha sonrasında WW2 konulu bir dergi buldum ve onu inceledim. İsviçre çikolatası tattım. Zamanı öldürmek için ne gerekiyorsa onu yaptım 🙂 Böyle böyle ancak birkaç saat zaman harcayabildim.

Sokakta satranç

-Kameramın şarjı bittiği için hesap makinesi ile fotoğrafları çektim :)- Şehirde gezdikten sonra Takdir-i İlahi yüzüme güldü ve tren istasyonunun önünde bir eyleme denk geldim. Bu bahaneyle size İsviçre ile ilgili ilk gözlemimi de belirteyim. İsviçre diğer Avrupa ülkelerinden gerçekten çok farklı. Yaşam kalitesi, pahalılık, özgür düşünceyi dile getirme, özgürlük çok çok yüksek. Ve bir yerde özgürlük çok fazla ise orda eşitlikten söz etmek o kadar zordur. Bununla beraber bir düşüncenizi savunmak istiyorsanız her türlü kanıtı elinizde bulundurmanız gerekir. Yani sizin düşüncenizin güçlü bir şekilde destekleniyor olması gerek yoksa karşı düşünce özgürlükle(!) sizin düşüncenizi alt eder. Pek çok propagandayı özgürlük çatısı altında yapabilirsiniz. Benim katıldığım eylem Yemen’deki katliamlar içindi. Tabi arada kürtlere felan da değindiler de içimden gülüp geçtim açıkçası 🙂 Hatta ben de çıkıp bir şeyler demek istedim de neyse diyip bıraktım. Her neyse bu eylem benim için zaman öldürme adına güzel bir actiondı ve bunu kaçıramazdım. Ben de eylemcilerin arasına katıldım. Bir kız elime hemen pankart tutturdu ve başladık bağırmaya “Savaş yok silah yok!” Sırayla birileri çıktı ve savaşanlara, hükümetlere felan yardırdı. Klasik faşizm muhabbeti anlayacağınız. Her yaştan insan vardı eylemde. Hele yanımda bir amca vardı. Adam o kadar yürekten söylüyor ki… Gözyaşını tutamadığı zamanlar dahi oldu. Fakat sokaktaki insanlar pek oralı değildi. – doğal olarak – Bir tane kız çok güzel bir şarkı okudu o sırada ben de telefonun flaşını açıp sallamaya başladım. Benim gibi birkaç kişi daha katıldı bana ama ne yazık ki yeterli sayıya ulaşamadık. Halbuki bodoz bağırmak yerine bir de görsellik olsa millet telefonuyla bizi çeker ve onların dikkatini çekerdik. Fikir aşılamanın ilk adımı dikkat çekmek sonuçta. Neyse öyle böyle 1 küsür saat bağırdık, şarkılar söyledik, tepkimizi ortaya koyduk. Daha sonra da ortamdan olaysız dağıldık. Daha sonra ben eyleme önderlik eden birkaç kişiyle konuştum. Dedim böyle eylem olmaz 🙂 Şaka bir yana eylem sırasında birkaç fotoğraf çekildi dedim nasıl ulaşabilirim onlara. Bana instagram adreslerini verdiler. StandUpForPeace diye bir grup bunlar ve kendilerince savaş karşıtı eylemler yapıyorlar.

 

Eylemde ben

 

Bu da bizim grup

Eylemden sonra daha çok zamanım olduğu için biraz tren istasyonunda ayağımı dinlendirdim ve kendime oyalanacak bir şeyler aradım. Öyle yürürken arka sokaklarda buldum kendimi. Köprü altındaki bir pistte kaykayla takılan gençleri izlemeye koyuldum. Kaykayla kaymayı ben de hep istemişimdir ama izlemekle yetindim tabi 🙂 Bir süre orda durduktan sonra büyük grup insan harabe bir binanın önünde boş bir fıskiyenin içinde büyük bir ateş yakmışlar ve bir ortam kurmuşlar kendilerine. Ben de kaykay tayfayı izleyeyim daha sonra biraz da orda zaman geçiririm diye kafamda kuruyordum. Sonuçta zaman öldürülecek çok zaman ve müthiş yorgun bir beden var. Bir süre kaykay tayfanın yanında oyalandıktan sonra tam diğer grubun yanına doğru gidiyordum ki büyük bir boyanmış duvar gördüm. Duvarı görür görmez hemen yönümü değiştirip sakin bir şekilde ortamda uzaklaştım.

İşte o boyalı duvar

Halbuki sabah geldiğim yolun sağ tarafında da kürtlere özgürlük felan gibisinden yazılar boyanmış da ben fark etmemişim. Anlayacağınız tam ortama dalıyormuşum 🙂 Mesele ortama dalmak değil de ifşa olacam ve mantık çerçevesinde konuşamayacaz dalacaklar bana orada 🙂 Neyse ben ilerlerken bir çocuk da peşimden gelmeye başladı. Tabi ben ister istemez biraz tırstım ama sonra bodrum kattaki bir mekana yöneldi. Kapıdaki parola felan sordu yani o derece bir ortam. Tabi o mekanda bu devrimci(!)lerin mekanı. İçerisi açık bir şekilde belli ediyordu. Neyse ben biraz daha hızlı adımlarla sabah geldiğim otobüs istasyonuna doğru yöneldim. Ancak daha zaman öldürmem gereken dünya kadar vakit vardı. Ve beni bir büyük sürpriz daha bekliyordu. O sürpriz de otobüs durağının kendisiydi.

Ama dünyanın en iyi otobüs durağını sona saklayalım. Ben bir süre oyalanmaya yer ararken bir spor salonuna denk geldim ve içeri girdim. Dışarıda soğuk ufaktan kendisini göstermeye başlamıştı ve nasıl vakit öldüreceğim hakkında seçeneklerim ve düşüncelerim azalıyordu. Haliyle burdan kovulursam sıkıntılı bir süreç beni bekliyordu. Ama sağ olsun kimse bir şey demedi. Yemeğimi yedim, biraz ısındım. Mekan çok büyük bir yer. İçinde tenis kortu, basket, voleybol sahaları, fitness gibi pek çok spor alanı vardı. Önce biraz tenis oynayanları izledim daha sonra da voleybol oynayanlara baktım. İşte bu noktada İsviçre’de eğitime değinmek istiyorum. Çünkü gençlere öncelikle aşıladıkları nokta SAYGI. Hani Atatürk demiş ya “Ben sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını severim.” İşte gençlere aşıladıkları ilk nokta bu. Şöyle ki olay şu. Bizim lisedeki beden eğitimlerimizi düşünün mesela. Hoca topları ortaya atar, sınıfın iyi olanları bir arada bir takım olur ve sahanın büyük kısmını işgal eder. Diğerleri de ya oynamaz ya da kendi aralarında öylesine birbirlerine top gönderirler. Yani baskın bir kitle ile pasif bir kitle vardır. Her lisede %99 bu böyledir. Çünkü amaç oyundan zevk almak ya da bir ekibin parçası olmak değildir. İsviçre’de ise mevzu çok başka. Koca saha 4 ayrı parçaya bölünmüş ve her parçada karma bir takım kurulmuş. Normalde oyun 6 şar oynanırken burada 8 şerli takımlar kurulmuş. Ve bu 7 kişi sırayla oyunda her bölgede oynayacak şekilde yer değiştiriyor. Belli periyotlarla bu değişim sağlanıyor. Haliyle iyi oynasın ya da oynamasın herkes her bölgede birkaç kere görev alıyor ya da kendisine görevin gelmesini bekliyor. Ve en önemlisi oyunun başında ve oyunun sonunda iki rakip takım birbirini selamlıyorlar. Her maç sonrasında oynayan takımlar karma bir şekilde yeniden takım oluşturuyorlar ve bu böylece devam ediyor. Bu gençlerin büyüyünce spor magandası olmasını beklemezsin. Tam aksine sporu tam olarak anlayan bireyler olacaktır. Spor sadece kazanmak ya da skor değildir. Onlar sonuçtur, amaç eğlenmektir. Böyle bir bakış açısıyla hem sınıf içinde ayrımcılık olmaz hem pasif kalan kesim dışlanmaz ve kendisini bir bütünün değerli bir parçası gibi hisseder. Spordan zevk alır ve merak da salarsa kendisini geliştirir. Lakin bunlar küçük yaşta aşılanması gereken toplumsal kurallardır. Yazılı olmayan kurallar. Haliyle işin başlangıcı aileden başlar ki bu muhabbete burda girmeyelim.

Salon kapanıncaya kadar gençleri izledim. Gelelim ki saat 10’a doğru salon kapanışı başladı. Benim ise hala 5-6 saatim vardı. Bununla beraber herkes spor salonuna bisikletiyle gelmiş. Bern de Amsterdam gibi bisikletin çok – özellikle gençler tarafından – kullanıldığı bir şehir. Millet tek tek ayrılırken ben de umarsızca caddede dolaşmaya başladım ki bir duvar yine dikkatimi çekti. -Fark ettim de duvarlarla çok takılmışım ya :)-

Duvardaki sanat eserleri 🙂

Saat 11’e doğru yaklaşırken havanın soğukluğu gittikçe arttı. Ben de otobüs durağının önünde bekleyip gelen otobüsün içine girip 10 dk ısınıp bir sonraki otobüsü beklemeye koyuldum 🙂 Sağolsun şoförler beni kabul etti. 15 dk’da bir otobüs geliyor ve her gelen otobüs en az 5 dk bekliyor. O sırada ben de ısınıyorum. Bir sonraki otobüsü beklerken de otobüs gelinceye kadar başlıyorum türkü söylemeye. Nasılsa kimse yok olsa da anlamıyor 🙂 Zaman geçmiyor 🙂 Son otobüs 12:30 gibi kalktı. O zamana kadar bu dediklerimi periyodik olarak uyguladım. Ama son otobüs gittikten sonra artık başka şansım kalmamıştı. Dünyanın en iyi terminaline gitmenin zamanı gelmişti. Kaçınılmaz son gelmişti artık.

Size dünyanın en iyi terminalini betimleyeyim biraz. Bir tane kızılay çadırı düşünün içinde de birkaç tane bank. İşte size Dünyanın En İyi Terminali(!). Terminalin önü zifiri karanlık, hava buz gibi. Nasıl zaman öldürebilirsiniz ki? Ne yapacaksınız? Oturamazsınız çünkü bir zaman sonra üşümeye başlıyorsunuz. Zaten hava 0 derece ise bankın üstü -10 derece. Bedenin yorgunluğunu tarif bile edemem. Haliyle yapacak bir şey yok. Avatar Aang ile Zuko Güneş Savaşçılarını ararken sıkışmışlardı hatırlayın o sahneyi. Zuko, “Evrendeki yerimizi tartışmaya ne dersin?” demişti. Tam öyle bir durumdu işte. Dennisle evrendeki yerimizi tartışabileceğimiz 3-4 saatimiz vardı. Vardı da o yorgunlukta bırakın evrendeki yerimi tartışmayı sabahki yaşadığım anımı bile hatırlayacak gücüm yoktu. Haliyle öyle böyle o kadar saati öldürdüm. Anlatabileceğim bir şey yok ama neler hissettiğimi merak ediyorsanız etmeyin bence 🙂

Ne kadar da mutlu bir yüz 🙂

İmzamı da attım 🙂

Bu da bir günlük – tam anlamıyla hem de 🙂 – Bern maceramdı. Bir sonraki macera da görüşmek üzere…

Sağlıcakla

Tarih:Gezi

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.