İçeriğe geç

İdeal Üzerine Karalama

Merhaba Arkadaşlar,

Bu yazımda istedim ki “ideallerimize” dair bir şeyler karalayayım. Günümüz modern insanı aslında bir fantazya aleminde yaşıyor kendince. Bu fantazya alemi hayallerimizi süsleyen arzu ve isteklerimizden ibaret. Fakat bu arzu ve istekler kalpten gerçekten istediğimiz arzu ve isteklerden -ne yazık ki- çok uzak. Çünkü bu arzu ve istekleri acı çekmeden, alnımız terlemeden ulaşmak istiyoruz. “İdeallerin” bizi tatmin edeceğini düşünüyoruz fakat “ideallere” doğru yol almanın bizi tatmin edeceğini bilmiyoruz. Bu yazımda aslında kendimce tespit ettiğim 3 idealden bahsetmek istiyorum. Bunlar ideal eş, ideal iş ve ideal ben. Gelin hep beraber ele alalım.

İdeal bir eş

Televizyonu açtığımızda ya da instagramda vs takıldığımızda karşımıza ideal insanlar ve ideal olmayan insanlar çıkıyor. Dizi ve filmlerde erkek ve kadın karakterlerin fiziki güzellikleri onu izleyenlerde bir arzuya sebep oluyor. Keza instagramda da çocuğuyla eğlenen six-packli dovmeli bir baba, dünya turuna çıkmış bir aile gördüğümüzde içine girdiğimiz fantazya aslında içten içe bizi acıtan bir yaraya neden oluyor. Çünkü günümüzde bir “ideal” insan tanımı mevcut. Sürekli ekranlarda gördüğümüz insanlar aslında ister istemez kendimizde “ben de öyle olmak istiyorum” ya da “ben de eşimle böyle bir şeyler yapmalıyım.” ya da “eşim böyle olmalı” düşüncesini doğuruyor. Bu düşünce ise hayatı yaşamaktan ziyade hayatı “planlama”ya itiyor bizleri. Kendimizi beğenmemeye başlayıp hayatımızı ona göre planlama girişimlerine başlıyoruz. Anlık heveslerle spor salonlarına yazılıyor, dil kurslarına yazılıyor fakat sonra bırakıyoruz. Bu durum mevcut ızdırabı bir kat daha artırıyor çünkü bu sefer ideal olana erişemeyeceğimizi düşünmeye başlıyoruz. Günümüzdeki ideal insandan uzaklaştıkça farklı depresyonlara giriyoruz. Farklı endişeler kafamızda beliriyor. Kendimizi beğenmiyor, çevremizi beğenmiyor duruma geliyoruz. Bu yargılarımızı da “ideal”e göre yapıyoruz.

Fakat yukarıda söylediklerim aslında bizim ideal eş için bazı arzularımızı ve kendimizdeki – sözde- eksiklikleri belirtiyor. Fakat bizim de “ideal” eşten beklentilerimiz var. Ben o “ideal”e layığım anlayışı kendimizi “ideal”leştirmekten farklı bir durum aslında. Bizim “eş” arayışımızdaki ilk faktör ekonomi oluyor. Bundan dolayıdır ki günümüzde belli bir ekonomik durumdaki insanlar bir eş ayıklama içerisindeler. Okuduğum bir kitaptaki ifadeyi aynen alıyorum.

Erkekler gençlik ve sağlıktan etkilenirler. Kadınlar asalet ve
servetten etkilenirler. İkisi de zeka, nezaket ve bolluk bekler. İkisi de
espri anlayışı ister. İkisi de bunlara ihtiyaç duyar.
Kadınların yaşı ilerledikçe eş olarak aradıkları erkeğe dair
standartları düşer. Erkekler zenginleştikçe eş olarak aradıkları kadınla
ilgili standartları yükselir. Seçeneklerimiz daralınca evleniriz.
Doğurgan vücutlar ya da şişkin cüzdanlar bulamadığımız zaman kişisel özelliklere ağırlık veririz. Üçüncü, dördüncü seçeneklerimizle
evleniriz.

Şöyle ki ilk şart kendi ekonomik durumundan iyi ya da kendi durumuna denk bir eş aramayla başlıyoruz. Burada zaten elenen insanlar olduktan sonra sırada bedensel, zihinsel bir takım karşılaştırmalar yapılıp uygun kişi seçiliyor ya da seçilemiyor. Ekonomik durumu iyi olmayanlar ise genellikle uygun görülen ilk kişiyle bir ilişkiye başlıyor aslında. Fakat burada şu yanlış anlaşılmasın. Burada ben bunu eleştirmiyorum. Bunun bir gerçek olduğunu dile getirmek istiyorum. Zizek’in bir nüktesinde bir kadın kaplumbağayı öpüyor prens oluyor fakat erkek kaplumbağayı öpünce bira şişesi oluyor 🙂 Temel değinmek istediğim nokta aslında bu. Bu gerçek.

Fakat gerçeğin fantazya boyutu-eleştirdiğim nokta- ise bu paragrafta vereceğim örneklerden ibaret. Bu noktada 2 tane güzel örnek vermek istiyorum. Shakespeare der ki “Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup bunu AŞK sanıyorsunuz.” Aslında instagramda ya da tv gördüğümüz şey de tam olarak bu. Bir fotoğrafa bakıp fotoğrafta gördüğümüz GÖRÜNTÜYÜ kendi fantazya dünyamızda harmanlayıp kendi “AŞK” arzumuzu oluşturuyoruz. Hiçbir zaman kendi arzumuzu tam anlamıyla bulamayacağımız için ise rahatsızlıklar yaşıyoruz. Çünkü o “ideal” fantazyamızla birleşmiş bir görüntü. Hiçbir gerçek o “ideal” ile başa çıkamaz. Gerçek bizde acı uyandırır fakat ideal öyle değildir. Acı demişken tam konuyla alakalı bir diğer örnek olan Zizek reize geçmek istiyorum. Zizek’in şöyle bir politik eleştirisi vardır. Kötülüklerden arındırılmış ürünü satın aldığımızda suçluluk duymayız. Yağsız krema, kafeinsiz kahve gibi. Zararlı şeylerden arındırılmıştır ve onu kullandığınızda bilirsiniz ki zararlı maddeleri almıyorsunuzdur(!). Buradaki mevzuyu yine kendisinden alıntı yaparak “AŞK” dahilinde incelersek bildiğiniz üzre “AŞK” ingilizce de “fall in love” olarak tanımlanır yani “sevgiye düşmek” gibi bir tabir diyebiliriz düz söylersek. Fakat bugün bu “düşmek” aslında bizim “aşkın” zararlı(!) noktası. Yani evet “love” istiyoruz ama “fall” olmasın. Yani günümüzdeki arayışın tanımı “be in love without fall” diyebiliriz. Fakat burda zaten zararlı diye nitelendirdiğimiz şey arzuladığımız şeyin kaynağıdır. Günümüzdeki boşanmaların bu denli fazla olmasının nedeni bu çünkü “fall” kısmı bize göre değil. Biz “ideal”de “fall” görmedik hiç. Onlar sürekli gülüyor, geziyor, bir şekilde sorunlarını çözüyor, romantizm yaşıyorlar. Gördüğümüz “görüntü” ile yaşadığımız hayat arasındaki bu uçurum ise bizi bu tüketime yöneltiyor. Yani sıkıldım, bu iş yürümüyor diyip bu sefer başka bir beden arayışına girişiyoruz aslında.

Bu altbaşlığı burda kapatıyorum ama çok daha detaylı ele alacağım bir yazı yazmak istiyorum bununla ilgili artık not tutup onları derlemeliyim ben de sonradan zor oluyor 🙂

İdeal bir iş

Sevdiğim konulardan birisi olduğu gibi içimdeki en büyük kazık bu konu aslında. Mevzunun mesleğimle bir alakası yok sadece buradaki kavram kargaşasına karşıyım. Öncelikle şu noktadan başlamak istiyorum. Çoğumuz mevcut işimizden şikayetçiyiz. Bunun pek çok haklı ya da haksız sebebi olabilir ona bir diyeceğim yok elbette. Sorun şu ki para kazanmak ve bir iş sahibi olmak başka şeyler. İş, sana para kazandırmaz geçimini sağlar. Bizler ise “para kazanma(!)”nın derdindeyiz. Burdaki demek istediğim ironiyi anlatabildiğimi umuyorum. Millet dünyayı gezerek para kazanıyor ya da youtuberlar şöyle para kazanıyor gibi fantazya düşünceler bizi mevcut durumumuzdan soğutuyor. E canım benim sen o fantazyalarda hayaller kuruyorsun ama Brad Pitt’in röportajını okumuyorsun. İş konusundaki en önemli sorun kendimizi farklı fantazyalara sokmamız. Bir ara moda olan kafe açma fantazyası gibi mesela. Aslında olayın iş ile bir alakası yok bugün herkes youtuber olmak, twitch yayıncısı olmak için uğraşıyor. Çünkü mesele para ve şöhret. Çünkü “mutluluğu” onlar getiriyor. Hayatımızda görmediğimiz paralara sahip olmak bizi bir “şey” yapacak düşüncesi ne yazık ki atamadığımız bir hastalık. Bu denli gözde olmanın hep iyi olduğunu düşünürüz. Bu noktada Cem Yılmaz güzel bir örnek olacaktır. O denli parası var ama twitterdan yemediği küfür, haberlerden yemediği saçma eleştiriler kalmadı. Ana akım medyadan toplu bir linç var adama. Eminim ki bundan çok “mutludur”.

“İdeal” işlere olan arzularımızdan dolayı kendi işimizde doğru adımlar at(a)mıyoruz. Belli işlik sorunları var elbette hepimiz yaşıyoruz fakat durum üzerine düşünmüyoruz. Durumla savaşmak, çözüm üretmek yerine fantazyalar tüketiyoruz. Gördüğümüz “görüntülere” ya da arkadaşımızın arkadaşının yaptığı işlere özeniyoruz. Şimdi aklıma geldi en güzel örneği girişimci olmak denebilir buna. Kurumsal hayattan sıkılıp kendi işimi açacağım gazıyla uğraşanların asıl niyeti yine kısa yoldan para kazanmayla beraber esnek çalışma saati hayalleri aslında. Tabi ki de durum öyle fantazyanızdaki gibi değil. İşin içine girince mevzunun düşündüğünüz gibi olmadığını anlıyorsunuz. Bak bunu diyince aklıma güzel bir ZIRVA motto geldi…

“Sevdiğiniz işi yapın!” ZIRVASI… Bu tamamen bireyi boş hayallerle dolduran bir motto. Araç-amaç kargaşasına güzel bir örnek. Şöyle açıklayalım mesela; üniversiteye girmeden önce mesleğimize bir amaç olarak bakıyoruz. Ben doktor olacağım gibi. Sonra doktor oluyorsun ve stabil hayat başladığında Marx okumaya başlıyorsun 🙂 Eğer okumuyorsan da Marx okumanı engelleyen şey kazandığın para oluyor. Peki ne demiş olduk? Şimdi ZIRVA mottomuza geri dönelim. Bu doğru mudur sizce? Bugün – küçük gördüğümüz- çöpçü, amele vs sizce sevdiği mesleği mi yapıyordur? Hatta bizler sizce sevdiğimiz mesleği mi yapıyoruz? Pek çoğumuz mesleğimizi sorguluyoruz – bkz. önceki 2 paragraf-. Çünkü kendimize hayat bu muymuş diyoruz? Üstüne bir de sosyal medyada mutlu(!) görünen insanları görünce çık işin içinden. Bunun ana sebebi mesleğimizi bir amaç olarak görmemizden kaynaklanıyor. Halbuki mesleğimiz bir araçtır. Ama önceki yazımda da belirttiğim gibi bir hayat amacımız olmadığından ve hayat sürecinde kendimizi aradığımızdan dolayı hatta ek olarak kendimizi evrende konumlandırmaya çalıştığımızdan dolayı – üff be ne ifade ama 🙂 – mesleğimizi araç olarak göremiyoruz. Çünkü neyin aracı olacak? Bundan dolayı pek çok kişi mesleğini tanımlarken şöyle olunca çok para kazanıyorsun böyle olunca çok para kazanıyorsun olarak değerlendiriyor. İstediğin kadar para kazan mesele para kazanmak değil ki? Mesele para kazanmaksa en başta konuştuğumuz “sevdiğin mesleği yapmak”tanın içinde yatan anlam ve önem nereye gitmiş oluyor? Bu bir çelişki değil midir? Ya da tutkularımızı nereye konumlandırmış oluyoruz? Gördüğünüz gibi sabit bir merkezde çember çizip duruyoruz. Burda şunu da açıklamak durumundayım. İş ve tutku da farklı şeylerdir. Tutkuyu bir nebze amaç olarak görebiliriz. İş buna hizmet eden araçtır. İş, bizi hayata da hazırlayan hayatta da kendimizi doğruya iten bir zorunluluktur. Normal şartlar için kendini geliştirmezsin ama iş seni kendini geliştirmeye zorlar. Fakat biz kafeinsiz kahve istediğimiz için ne yazık ki işin bu kısmına pek takılmıyoruz.

Buradaki yazıyı “para” konusunu netleştirerek bitirmek istiyorum. Bu noktada 2 tane güzel örnek var elimde. 1.si -yine- Cem Yılmaz’ın gösterisinde dediği cümle. Ben para kazanmak için bu işi yapmadım, bir iş yaptım para etti. İşte mevzu bu kadar basit. Para bir sonuçtur. Bizler bu sonuca zor yoldan yani çalışarak varmak yerine kısa yoldan varmak istiyoruz. Çünkü paramız olunca istediğimizi yapacağımızı düşünüyoruz. Mutlu olacağımızı sanıyoruz. Size şu acı gerçeği paylaşmak istiyorum ki somut araçlarda mutluluğu bulamayacaksınız. Ki buna sadece para değil, eşya, hatta sevgililer bile dahil. Mutluluk soyuttur. Bununla beraber peki para ne için sorusu aklınıza gelmiş olabilir. Tam da bu noktada Haluk Bilginer’in verdiği bir röportajdaki şu ifadesine dikkat etmek istiyorum. Hayali olmayanlar para kazanmasın! Gerçekten bir hayalimiz olduğunu düşünüyor muyuz? Mesela dünyayı gezmek bir hayal ancak sizi mutlu kılacak olan o mu? Yoksa dünyayı gezerken bir şeyleri DÜŞÜNMENİZE fırsat açacak ANLAR mı? Yolda olmak midir anlamli olan yoksa varilacak yer mi? Peki o anlar zaten HER ZAMAN yanınızda desem. Kitaplarda, oyunlarda, filmlerde zaten o anlar var. Fakat sorun şu ki bakıyoruz ancak göremiyoruz.

İdeal bir ben

Evet sevdiğim bir diğer başlık da bu. Bireyselciliğin hüküm sürdüğü günümüzde “ben” mevzusuna aşırı fazla anlam yüklüyoruz. Hatta cümlemi şöyle kurayım; “ben”e çok fazla anlam yüklememiz gerektiğini bize söylüyorlar. “Sen özelsin.”, “Sen farklısın.”, “İnanırsan başarırsın.” gibi basit ifadelerle kendini bir şey sandığını düşünmen emrediliyor(!). İsterseniz burdaki bu ZIRVAları da ele alalım.

Mesela “Sen farklısın, sen özelsin” ile başlayabiliriz.  Tamamen saçmalıklar silsilesi. Neden kendimizi özel biri gibi görüyoruz ki. Neden kendimizi Bill Gates olacakmışız ya da ünlü, tanınır biri olacakmışız gibi görüyoruz ya da görmek istiyoruz? Neden böyle bir fikre sahibiz? Bu dünyada trilyonlarca insan yaşadı, bugüne kadar ismi gelenlerle tüm herkesi oranlasak nasıl bir oran çıkıyor merak ettim mesela şuan. İmkansıza yakın bir olasılığı düşünerek niye hayat planı yaparız ki? Biz bir kere nerden geldik oraya bakalım önce. Mesela ailenizi düşünün. Muhtemelen bir anadolu ailesinden geldiniz. Onlar sizin hayal ettiğiniz gibi ünlü mü? Türkiye onları tanıyor mu? Peki sizi niye tanısınlar ya da siz neden tanınmak istiyorsunuz? Kişisel gelişim kitaplarına karşı durduğum bir nokta bu. Sizin önemli biri olduğunuza inandırmaya çalışır. Hayır siz önemli biri değilsiniz ki. Daha doğrusu sizin önemli biri olup olmadığına siz karar veremezsiniz ki. Bir doktorun işini iyi yaptığına doktor karar vermez ki hastaları karar verir. – Güzelliğin on par’ etmez Bu bendeki aşk olmasa – Peki siz neden kendinizi önemli biri görmek gibi saçma bir amaca adamak istiyorsunuz. Ve bunu da motivasyon, be yourself gibi saçma ifadelerle yapmaya çalışıyorsunuz. Bana göre bunlar bizim kavram kargaşalarımızdan meydana geliyor. Günümüzdeki her türlü tüketim ve fırsat bize bunu dayatıyor. Etrafımızda hatta dünyada bir şeyler başarmaya çalışan insanlar yok. Sadece bir takım ifadelerle oyalanan insanlar var. Fark ederseniz hepimiz ünlü olmak, zengin olmak istiyoruz ve bunun bir takım motivasyon denen ZIRVAlarla olacağını düşünüyoruz. Kimse çalışmayı öngörmüyor. Halbuki mutluluk dediğimiz -yani sizin arzuladığınız şey- bir sonuçtur bir amaç değil. Tavrınızın, hayata bakışınızın sonucudur. Hayatımızda amaçlarla sonuçları karıştırdığımız için aslında yorgunuz, bitkiniz. Para, mutluluk, ün bunlar birer sonuçtur. Bunlar bir AKIŞ’ın birer sonucudur. Lakin günümüzde insanlar bunları bir amaç, ulaşmak istenen bir hedef olarak gördüğü için hiçbir zaman ulaşamayacaklar.

Bununla beraber “İdeal ben” olmak için yaptığımız bir diğer hareket ise “tüketim”. Her şeyin en iyisi, en modernini alma durumundan bahsediyorum. Sizce neden alıyoruz? Ya da sadece ürün gibi düşünmeyelim bunu klişe “spora gitmek” örneğini de düşünebiliriz. “İdeal ben” olmak için yaptığımızı söylesek bile sanki mevzu bizimle ilgili gibi değil. “İdeal” ile başlayan bu başlıklarla bir alt-metin de var aslında. Yaptığımız şey bize “emredilen” olduğu gibi yapmamızdaki alt-neden bu durumun diğerleriyle istemsizce kıyaslanması noktası. “Spora gittiğimizde” aslında spor yaptığımız gibi “ideal ben” için yapılması gereken bir eylemi yaptığımızı da çevremize göstermiş oluyoruz. Bu bizi spora gitmeyenlerden üstün kılıyor. Çünkü “ideal” spora gider. Burda bir de Cem Dizdar’dan şöyle bir örnek vermek istiyorum. Çok paranız var ve İsviçre menşeili saat aldınız. Ya da son model telefonlardan aldınız. Ya da en hızlı arabayı aldınız. Peki basit bir soru soralım bu aldıklarınız sizinle mi ilgili? Cevabı kesinlikle hayır. Onlar sizinle değil, sizin dışınızdakilerle ilgilidir. Çünkü ona gösterirsiniz. Fakat en pahalı saati olanda da saati olmayanda da zaman aynı geçer. Zenginlik kıstasında bir şeyi alabilme gücü sizinle ilgilidir fakat o şeyi almak diğerleriyle.

Bir diğer ZIRVA da başarının ya da mutluluğun -her neyse- sürekli kendimizde aranması noktasıdır. Burda şöyle düşünsek ya bu yanlışsa? Günümüz sisteminde bireyselcilk zaten ön plana çıkartılmak isteniyorken motivasyon, öz güven gibi ifadelerle mevzunun sürekli kendimizde saklı olduğunun dayatılması ilginç değil mi? Ya bizi mutlu eden şey kendi içimizde değil de başkalarında gizliyse? Mesela burda kendinizi mutlu hissettiğiniz anları bir düşünün. Kesinlikle bir ikinci kişi daha var bu düşüncenin içinde. Mutluluğunuzu biriyle paylaşmak asıl olaydan daha fazla mutlu edebiliyor insanı. Çünkü anlamı değişiyor. Mutluluk soyuttur demiştim. Bununla beraber mutluluk aynı zamanda çoğuldur da. Bireysel mutluluk diye bir şey yoktur. Mutluluk kendi içinizde bulabileceğiniz bir şey değil tam aksine dışarıda bulabileceğiniz bir şeydir.  Başkalarına yardım etmek, başkalarıyla çalışmak, başkalarıyla paylaşmak… Gumballdaki Muz Joe’nun şu ifadesi çok hoşuma gider. Bir muz espri yaptığında kimse ona gülmüyorsa o muz gerçekte var mıdır?

Bu konudaki son noktam da şu mutluluk AKIŞ’tadır dedik. Fakat AKIŞ kafeinli kahve, yağlı kremadır. Yani emek ister, zaman ister, acıdır. Fakat bizim zamanımız hiç yok(!). Her şeyi yapıyoruz ama hiçbir şey yapmıyoruz. Sürekli koşuşturuyoruz ama AKIŞ’ta değiliz. Mutlu hissetmememizin nedeni bu zaten. Fakat işin bu boyutuyla beraber şu noktaya da değinmek istiyorum ben. Her şeyin bir formülünü arıyoruz. Her şeyi öğrenmeden geçmek istiyoruz. Hap yutayım ingilizce öğreneyim istiyoruz. Yok 3 ayda ingilizce, yok 5 ayda six pack… Serdar Kuzuloğlu’ndan dinlemiştim. Günümüzde her şey rakamlaştı diye bir ifade kullanmıştı. İşte demek istediği de tam olarak bu. Sürekli kısa yoldan bir şeyler olsun istiyoruz. Çaba göstermiyoruz. Çaba göstermeyince başaramıyoruz. Başaramayınca – lanet – mutluluğu tadamıyoruz. Çünkü mutluluk, AKIŞ’ın bir sonucudur. Biz sonuca öyle odaklıyız ki AKIŞ’a giremiyoruz. Halbuki kendine değer katacağın, yeni şeyler öğreneceğin zaman AKIŞ’ta olduğun zamandır. Fakat o kadar hızlı yaşıyoruz ki yol bizim için bir düşman adeta. Dostu, düşman bellemişiz yani.

Yazımı sonlandırmadan önce “ideal” ve “mutluluk” üzerine ifadelerimi toplamak istiyorum. Aslında tüm yazıya baktığımızda şöyle bir çıkarım yaparsak “ideal” olanı kendimiz yaşamıyoruz, “ideal” olmak için verilen bir emri yerine getiriyoruz. Bununla beraber mutlulukta da Lacan öğretisindeki şu noktayı belirtmek istiyorum. İstekleriniz doğrultusunda yaşamak sizi asla mutlu etmez. Gerçek anlamda insan olmak demek, fikirler ve idealler için yaşamak demektir. Hayatlarımızı önemli kılmanın tek yolu diğer insanların yaşamlarına değer vermektir.

Sağlıcakla kalın…

 

Tarih:Karalama

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.