İçeriğe geç

“Gerçekte” Yaşıyor muyuz?

Geceleri uyumaya çalışırken aklıma gelen bir takım düşüncelerden yola çıkarak bu yazıyı yazmak istedim. Son zamanlarda yaşamın aşırı gereksiz ve bir simülasyon olduğunu fark etmeye başladım. – yaşamın gereksizliğini de anlatmak istiyorum bir ara – Bu düşüncelerime neden olan en temel sebep ise yaşadığım duygu durum değişiklikleri. Bu yoğun duygu-durum değişiklikleriyle beraber üzerine düşündüğüm pek çok konunun da karşıma çıkması – ve bunları benim irdelemem ile beraber – bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Bu yazımda – kendimce kafa karıştıran – bazı soruları sizinle irdelemek istiyorum. Bazı düşüncelerimi sizinle sesli olarak tartışacağız. Başlayalım isterseniz. 

Her şey bir gün bir arkadaşımla balkonda otururken bana şu tespitini söylemesiyle başladı. “Evrimsel açıdan bakarsak bu süreçte her canlının bir organı evrimleşti. Bizim insan olarak beynimiz de evrimleşti. Ve bunun bizi üstün kıldığını düşünüyoruz.” Bu tespit gerçekten insanı dehşete düşüren bir tespit. Çünkü bizi “akıllı” yapan “üstün” kılan yetiyi sağlayan organ aslında evrimsel süreçte zorunluluktan dolayı gelişmiş bir organ. Yani nasıl ki bir köpeğin et yiyebilmesi için çenesi dişleri evrimleştiyse bizim de beynimiz evrimleşti. Bu çarpıcı tespit aslında bizim bir “hiç” olduğumuzu gösteriyor. Fakat baktığımızda insanların bir “hiç” gibi davranıp hareket etmediklerini görürüz. Çünkü bizler bir “gerçekte” değil beynimiz sayesinde kurduğumuz bir simülasyonda yaşıyoruz. Yani ilk olarak şunu kabullenmekte fayda var. Algıladığımız kadarıyla yaşadığımız için bu algıladığımız şey aslında bir simülasyon. Haliyle bir “gerçek” içinde yaşamıyoruz. Ve ben sizlere -başta- 2 tane büyük simülasyon olmak üzere simülasyonlar üzerine konuşmak istiyorum.

İlk olarak din, -şüphesiz- hayatımızdaki en büyük simülasyondur. Hepimiz bir din simülasyonu içinde yaşıyoruz. Çünkü bu simülasyon içinde bizi dehşete düşürecek varoluşsal sıkıntıların cevaplarını buluyoruz. Bizi koruyan her şeyi yaratan bir – ya da birden fazla – Tanrı bizi güvende hissettirir. Başımıza gelen kötü olaylarda bir sığınak olur. Ölüm gibi bir yükü taşıyabilmemize yardımcı olur çünkü ölümden sonrası da vardır. Yaşamımızın bir anlamı olduğunu söyler. Herkesin bir yaratıcının ruhunu taşıdığını bu yüzden de insanın kutsal olduğunu söyler. Hatta dünya insanın gurbetidir haliyle de acı çekmesi doğaldır der. Kısacası hayatı YAŞANABİLİR kılandır din ve daha da önemlisi hayatımızda cevaplamaktan korktuğumuz çekindiğimiz soruların cevabını din ile bulabiliriz. – bir nesne ile başlayan onu kim yarattı sorular zinciri güzel bir örnek en sonunda cevap bulamaz ve tanrı dersin- Fakat bu noktada şöyle bir durum var. Bunlar “gerçek” midir? Yoksa bizim sığındığımız bir simülasyon mu? Din bir İNANÇTIR, ama GERÇEK midir? Bilmiyoruz. Ölüp de geri gelen olsa da söylese ama Yahya Kemal’in dediği gibi 

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden. 

Bu din simülasyonunu biraz daha inceleyelim isterseniz. Mesela dine göre – ilahi dinler diyelim – cennet ve cehennem vardır ölümden sonra. Fakat gerçekte var mı bilmiyoruz. Ama din simülasyonunda var ve de olmak zorunda çünkü o zaman dinde en temel varoluşsal krizini gideremezsin. Akif’in de dediği gibi 

Aldanma insanların samimiyetine!
Menfaatleri gelir her şeyden önce.
Vaad etmeseydi Allah cenneti;
O’na bile etmezlerdi secde. 

Şimdi şöyle bir düşünsel deney yapalım sizinle bu konu üzerine. Sorularınıza din dışında cevaplar vermeye çalışın. Ölümden sonra ne olacak? Simülasyon dahilinde cevap belli ama simülasyon dışına çıkmaya çalışın. O “yokluğu” tezahür etmeye uğraşın. Düşünün biraz. Kaldırılabilir bir yük değil de mi? Bir anda her şey nasıl da “anlamsızlaşıyor”. Dünya bir han konan göçer misali bir durum ortaya çıkıyor ve bunu kabullenmemiz çok zor. Çünkü bu dünyaya gelmeyi istemedik. Bir nevi “fırlatıldık”. Düşünsenize sizin haberiniz olmadan sizden öncekilerin kurduğu bir dünyaya isteğiniz dışında geliyorsunuz. -ve geldiğiniz yer ortadoğu what the fuck yani- Yaşıyorsunuz ve ölüyorsunuz. Neden böyle gereksiz bir action olsun ki? Bunun bir anlamı olmalı diye düşünüyorsunuz ve o noktada  – öyle büyüğümüz için muhtemelen – simülasyona giriş yapmış oluyorsunuz. Mesela simülasyon dışından bir yaklaşım sergilemeye çalışalım. Sokrates der ki “Ölüm, rüyasız bir uykudur.” Varoluşsal krizi ne denli giderir bilemiyorum ama simülasyon dışından bir cevap olduğu için o simülasyonun gerçeği olabilir diye düşünüyorum.

Bir de din simülasyonu içinde varsayımlarımız çoktur. En basitinden varsayım “Tanrı iyidir.” varsayımıdır. Şimdi bu simülasyon içinde bu varsayımı kaldıralım. Ya da sorgulayalım. Neden iyidir ki Tanrı? Sırf kendisini tanımamız için bizi yaşam gibi ağır bir yükün altına atıyor ve  bize bunu sormuyor. Seni direk oyunun içine atıyor ve senden önce oluşturulmuş bir simulasyonun içinde o simulasyona uyum sağlamanı istiyor. Bu haklı sitemimizi söylediğimizde ne diyor bize aynı zamanda? Eğer simülasyon kurallarına uyarsan cennete gidersin. Tam de daha deminki tezimizi doğrular bir söylem. Bununla beraber Tanrıyı iyi kabul etmeliyiz çünkü “tek” sığınağımız o. Çünkü kötü ise vay bizim halimize. Fark ettiyseniz simülasyonu kendimizi rahat ettireceğimiz şekilde inşa etmiş oluyoruz bir noktada da. Ve bu bizi bu simülasyona bağımlı kılmış oluyor. Dışına çıkmaya cesaret edemiyoruz çünkü dışarısı güvensiz, tehlikeli ve bizler içgüdüsel olarak rahat olduğumuz yeri bırakmayız. Kim durduk yere bir zorluğu tercih eder ki değil mi? Haliyle kolay olanı yapmak bizim için doğal olandır her zaman. Haliyle simülasyon içinde güvendeysek simülasyonu sorgulamaz kabullenip yaşarız.

Fakat zaman zaman da bu simülasyonu güncellememiz gerekir. Günümüzde deist ve ateistlerin büyük bir hızla artmasının nedeni dinlerin günümüz simülasyonuna uyum sağlamak da zorlanması. Haliyle de dinler bu simülasyona uyum sağlayacak şekilde evrilecektir. Buna en güzel örnek faiz haram olduğu için faizin kar payı olarak değiştirilmesidir. İçinde yaşadığımız simülasyon ile din simülasyonu çakıştığında da insanda bir çelişki ortaya çıkar. Bu çelişkiden kurtulmak için de çelişkili olan simülasyonu düzeltmek zorunda kalırsın ya da birini tercih etmek zorunda kalırsın. Ortaçağdaki reform hareketini düşünelim. Aydınlanma döneminde akıl ile elde edilen bilgiler ile din simülasyonu içindeki bilgiler örtüşmüyor ve bu noktada simülasyonu sorgulayıp ordan çıkıyorsun ve o simülasyon bu sefer kendini evrimleştirmek zorunda kalıyor ve bugün de sen güncel simülasyonun içinde kalıyorsun. Yani bugünkü din ile 300 yıl önceki din aynı olamaz, simülasyon evrimleşmiştir.

Şimdi bu kadar konuştuk ve lince açık ifadeler söylediğim için burda size asıl niyetimi anlatmak zorundayım. Yoksa elin attığı taş değil de dostun attığı gül incitir beni. Demek istediğim inanç ve gerçek arasındaki ayrımı yapmak önemli diye düşünüyorum. – Burada tanrıtanımazlıktan değil inanç ile gerçek arasındaki farktan bahsetmek istiyorum. – Haliyle inancı düşünce değerlerimize katmayınca hayat gerçekten acıların yaşandığı, gereksiz bir oluşum gibi değil midir? Ve biz bundan kaçmak için de bugün beynimizin öğrendikleri ile din simülasyonunun çakışmasında din simülasyonunu bırakamıyoruz çünkü din simülasyonunun verdiği cevaplar beynimizin elde edeceği somut bilgilerden çok daha kıymetli. Yaşam anlamsız ise niye bir şeyler öğreneyim, neden yaşayayım değil mi? Ya da bir ödül olmayacaksa yaşam gibi bir eziyete niye katlanayım?

Şimdi de başka bir büyük simülasyona değinmek istiyorum. O da günümüz yaşamı. Fakat öncesinde birkaç soru sormak istiyorum. Eğer yaşamımız anlamlıysa hangi bağlama göre anlamlı? O bağlam ortadan kalktığında yaşamımız anlamsızlaşıyorsa o zaman yine de yaşamımız anlamlı diyebilir miyiz ya da böyle bir durumda kendimize başka bir bağlam mı ararız? Bugün kapitalist bir sistem içinde yaşıyoruz. Fakat bu sistem dediğimiz şey aslında kendimizce uydurduğumuz bir simülasyon. Bizler sistem içinde özgürüz. – kırmızı mürekkep hikayesi 🙂 – Ve yaşamımızdaki anlam da bu simülasyon içinde anlamlı. Şöyle düşünün bu simülasyon içinde anlam bulmamız için para kazanmamız ve tüketim yapıp göstermemiz gerekiyor. Fakat baktığımızda kazandığımız paralar aslında bizim zamanımızın bir karşılığı. Biz zaman harcıyoruz ve para kazanıyoruz. Çünkü yaşamımızı sistem içinde anlamlandırabilmemiz için paraya ihtiyacımız var. Fakat bununla beraber paramızı da biriktiriyoruz. Yani paramız aslında hayatımızın bir kayıt dosyası gibi. Fakat sıkıntı o paranın sistem dahilinde anlamlı olması. Aslında paranın bir değeri yok fakat ona değer katan bir sistem – şu an içinde yaşadığımız – var. Yani şöyle temel mantık önermesiyle yaklaşırsak olaya. Zaman para ise – ki vakit nakittir-  ve para simülasyonda anlamlı ise yaşamımızın anlamı simülasyona yani bir bağlama dayalıdır. Bu durumda “gerçekten” anlamlı mıdır? Simülasyon çöktüğünde para değil aslında yaşamımızı kaybetmiş olmayacak mıyız? Ve de bu noktada “özgür” olduğumuzu ifade edebilir miyiz? İşte bu pandeminin bana gösterdiği en önemli nokta bu oldu. Sistem çöktüğünde ne için yaşamış olacaksın? Yaşamının anlamı bu simülasyona bağlı fakat simülasyon çöktü. Haliyle yaşamış mı olduk? Yaşadıysak da simülasyon içinde yaşadık. Ama artık o simülasyon yani bağlam yok. İşte bu noktada bizim hayatımızı anlamlandırabilmemiz için simülasyondan bağımsız bir anlam arayışında olmamız gerekiyor. – Din de dahil buna ya o da çökerse? – Bunun da yolu kendi simülasyonumuzu geliştirmekten geçiyor. Çünkü beynimiz de aslında bir bize bir simülasyon yaşatıyor ve biz bu simülasyonu ne kadar geliştirebilirsek hayatı doğru yaşama noktasında da o kadar tecrübe kazanmış oluruz. Yaşamı doğru yaşama tecrübesi de bizim hayatımıza bağlamsız bir anlam bulmamızı sağlar. Bu da bizi özgür kılar.

Son olarak arkadaşlar şöyle toplayalım. -Ağır bir yazı oldu farkındayım.- Peki bu noktada olaya nasıl bakmalıyız? Simülasyonlar ötesi bir yaşam sunabilmeliyiz kendimize. Hayatta kendimizi anlamaya çalışmalıyız. Sosyal bilimler sayesinde bize kendimizi unutturan bu simülayonlarda kendimizi tanımaya çalışmak bizi bu simülasyonlardan bağımsızlaştıran en önemli etken olacaktır. Bu dünyadaki en büyük macera insanın kendi içinde yapmış olduğu maceradır. Bizlerse bu maceradan bir hayli uzak, simülasyonun içindeki sahte maceraları arıyor durumdayız. 

Sağlıcakla kalın…

Tarih:Genel

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.